(1-15)doc
Söylev (16-30)doc
Söylev (31-45)doc
Söylev (46-60)doc
10.Yıl Nutku (RealAudio)
Gençliğe Hitabe
Fotoğraf Albümü
|
19 Mayıs 1919 gününün sabahında, saat 7.00'de Samsun'a ayak basan Mustafa Kemal Paşa, o gün ile ilgili görüşlerini 'Nutuk' da şöyle anlatır. 1919 yılı Mayısının 19.günü Samsun'a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk, Genel Savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir 'Ateşkes Antlaşması' imzalamış. Büyük savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulus ve yurdu Genel Savaşa sürükleyenler kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kamışlar . Padişah ve Halife Vahdettin, soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş.
Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
İtilaf devletleri, Ateşkes Antlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenle, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana iline Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep'e İngilizler girmişler, Antalya ve Konya'da İtalyan birlikleri, Merzifon'la, Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Daha sonra, sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da İtilaf devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir'e çıkarılıyor. Bundan başka, yurdun dört bir bucağında Hristiyan azınlıklar, gizli, açık, özel istek ve amaçlarının elde edilmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar" Mustafa Kemal Nutkunda devamla şöyle diyordu;
Düşman devletler Osmanlı devletine ve ülkesine maddesel ve ruhsal bakımdan saldırmışlar; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, kendi yaşam ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümet de öyle. Farkında olmadan başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere başvuruyorlar... Ordu, adı var, kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta. Burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halifenin hıyanetinden haberli olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken bu atadan alışkanlık dolayısıyla kendinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halifesiz ve Padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun. Bu inançla bağdaşmaz görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline. Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur Bir başka önemli noktayı dile getirmek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olmazdı.
Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; seçkin denilen insanlar da böyle düşünüyordu. Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilaf devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; sonra da, Padişah ve Halifeye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.
Şimdi baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım; Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?.............
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için, kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?...... Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
"BAYLAR, BU DURUM KARŞISINDA BİR TEK KARAR VARDIR. O DA ULUS
EGEMENLİĞİNE DAYANAN, TAM BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK."
İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi :
TEMEL İLKE , TÜRK ULUSUNUN ONURLU VE SAYGIN BİR ULUS OLARAK YAŞAMASIDIR.
BU, ANCAK TAM BAĞIMSIZ OLMAKLA SAĞLANABİLİR. NE DENLİ ZENGİN VE GÖNENMİŞ OLURSA OLSUN, BAĞIMSIZLIKTAN YOKSUN BİR ULUS, UYGAR TOPLUMALAR KARŞISINDA UŞAK DURUMUNDA KALMAKTAN ÖTEYE GİDEMEZ.
Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir buyurman getirmeleri hiç düşünülemez.
OYSA TÜRK'ÜN ONURU, KENDİNE GÜVENİ VE YETENEKLERİ ÇOK YÜKSEK VE BÜYÜKTÜR.BÖYLE BİR ULUS, TUTSAK YAŞAMAKTANSA YOK OLSUN, DAHA İYİDİR. ÖYLEYSE, YA BAĞIMSIZLIK, YA ÖLÜM.
İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşüneli. Ne olacaktı? Tutsaklık Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
Mustafa Kemal, Nutkunda şöyle devam ediyordu:
"Şu ayrımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefini gereği olan her özveriye başvurduğunu düşünerek avunur ve kuşkusuz, tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz birulusla karşılaştırılınca, dost ve düşman gözündeki yeri çok başka Sonra, Osmanlı soyunu ve egemenliğini sürdürmeye çalışmak, kuşkusuz Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenli sayılamazdı. Artık yurtla,ulusla hiçbir gönül ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülegörülebilirdi? Halifeliğe gelince, bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan öte bir yanı kalmış mıydı?"
Netice olarak Mustafa Kemal şunu söylüyordu :
"Görülüyorki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için ulusun daha alışmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu. Kamunun diline düşmesinde büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen noktaların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu."
19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa 25 Mayıs 1919 günü Havza'ya gelir ve 12 Haziran tarihine kadar çalışmalarını sürdürerek, aynı gün Amasya'ya geçer ve 21 Haziran 1919 günü "AMASYA TAMİMİ" imzalanır. Ancak Mustafa Kemal Paşa' nın vatan ve ulus' u için yaptığı çalışmalar İstanbul'da duyulur. Tabii bu çalışmalar hükümetin ve İngilizlerin hoşuna gitmez. 27 Haziran 1919'da Sivas'a gelen Mustafa Kemal Paşa coşku ve sevgiyle karşılanır. Bu arada Sivas'a gelenMalatya Valisi Ali Galip de, İstanbul'dan gelen emre göre, Mustafa Kemal'in tevkif edilmesini ister. Ancak Paşa'yı karşılayanların çoğu, Arıburnunda, Anafartalar' da, Çanakkale' de O'nun kumandası altında çarpışmış, yaralı ve terhis edilmiş Mehmetçiklerdi. Bu vatanperverlerin arasında Mustafa Kemal Paşa'yı tevkif etmek mümkün müdür?
İŞTE İLK DEFA İSTANBUL, SİVAS' a O GÜN YENİLMİŞTİR. 28 Haziran 1919'da Mustafa Kemal Erzurum'da yapılacak kongre' ye katılmak üzere Sivas'tan ayrılıp, Erzurum'a gelirken 2 Temmuz 1919'da, Paşa yolda bir ihtiyara rastlar.
Paşa ihtiyara sorar :
"Nereye gidiyorsun böyle, yoksa kendi yörende geçinemedin mi?"
İhtiyar cevap verir:
"Hayır, Geçimimiz iyidir. Hatta Çoluk çocuk da iyidir. Ama son günlerde duydum ki, İstanbul'daki ırzı kırıklar bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki görem. Bu namertler kimin malını kime veriyorlar."
Bu konuşmadan sonra Mustafa Kemal'in yola çıktığından beri içini saran Hüzün dağılır. Sessizce "BU MİLLETE NELER YAPILMAZ" der. 23 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal'in başkanlığında "ERZURUM KONGRESİ" açılır. Kongre kendine bir temsil heyeti seçerek 7 Ağustos 1919 günü kapanır. Kongrenin kapanışında Mustafa Kemal kısa bir konuşma yaparak şöyle der :
"Milletimizin kurtuluş ümidi ile çırpındığı en heyecanlı bir zamanda fedakar muhterem heyetiniz her türlü eziyetlere katlanarak burada. Erzurum'da toplandı. Hassas ve necip bir ruh ve pek sağlam bir iman ile vatan ve milletimizin kurtuluşuna ait esaslı kararlar alındı. Bilhassa bütün dünyaya karşı milletimizin varlığını ve birliğini gösterdi. Tarih bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir."
Erzurum kongresinde alınan kararlar, 4 Eylül 1919 günü Sivas' da toplanan ve 11 Eylül 1919 tarihine kadar süren 'SİVAS KONGRESİ' nde de onaylanır. Burada Erzurum ve Sivas Kongrelerinden önce gerçekleşen iki önemli olaya değinelim. 9 Temmuz 1919 günü İngiliz Albay' ı Rawlinson, Mustafa Kemal'i Erzurum'da karargahında ziyaret eder.
Söze ,İngiliz Albay Rawlinson başlar.
-İşittiğime göre, burada yarın bir kongre açacakmışsınız.
Mustafa Kemal cevap verir.
-Evet . Milletçe açılmasına karar verilmiştir.
-Açılmaması daha uygun olacaktır.
-Kongre muhakkak toplanacak ve gününde açılacaktır. BUNA MİLLET KARAR VERMİŞTİR. Açılmamasını tavsiye eden düşüncenize hakim olan sebepleri bile sormayı lüzumlu görmüyorum.
-Kongreden vazgeçmezseniz zor kullanarak toplantının dağıtılmasına mecburiyet hasıl olacak.
Mustafa Kemal son sözünü söyle.
O halde biz de, mecburi ve zaruri olarak kuvvete kuvvetle karşı koyar ve her halde milletin kararını yerine getiririz. Ne pahasına olursa olsun kongreyi açacağız.Görüşmemiz bitmiştir sayın Albay. Bu karar ve inanç karşısında hangi düşman, hangi güç ve hangi silah karşı koyabilirdi.? İkinci önemli olay ise 9 Temmuz 1919 günü yaşanıyordu.
Askerlik görevinden ayrılmış olan Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) bey ile birlikte, Erzurum'daki kağir binanın zemin katında oturmaktadırlar. Bir gün evvel Kurmay başkanı Kazım (Dirik) bey hiç ümit etmediği bir şekilde, Mustafa Kemal'e görevde kalmak istediğini bildirmiş ve görevinden ayrılmıştır. Bunun verdiği sıkıntı ile bir yandan hiç elinden düşürmediği sigarasını içerken, diğer yandan da heyecanlı bir bekleyiş içindedir. Nihayet Yaveri Cevat Abbas'ın koşarak odaya girmesiyle, Mustafa Kemal kendine gelir.
-Paşam kumandan paşa geliyor, arkalarında da bir bölük asker var , der
Mustafa Kemal oturduğu koltuktan kalkar, heyecanlı ve sinirlidir. Odada bulunan Rauf(Orbay) bey 'e hüzünlü 'Şu an hayatımın en önemli dönüm noktası" der gibi bakar. Kapı açılır, Üniforması ile kapıdan giren Kazım ( Karabekir) paşa samimi ses tonu ile selam verdikten sonra , -Emrinizdeyim Paşam. Ben ve benim emrimde olan her şeyle emrinizdeyiz, der
BİRKAC SANİYE EVVEL HÜZÜNLE VE ACI ILE BAKAN GÖK MAVİSİ GÖZLER BİR ON KASIM SABAHI KAPANANA KADAR BİR DAHA HİCBİR ZAMAN BÖYLESİNE HÜZÜNLE BÖYLESİNE ACIYLA BAKMAYACAKTIR.
İlerleyen yıllarda , Mustafa Kemal'in düşünce sınırına erişemeyen arkadaşları ile yolları ayrılırç Erzurum'daki arkadşları ayrılır. Erzurumdaki bu kagir binanın giriş katında sade döşeli odada heyecan ve sevinçle birbirlerine sarılan arkadaşlar, gün gelir emrine girdikleri Mustafa Kemal'in sınır tanımayan bağımsızlık düşüncesinin yüksekliğine erişemezler. "Kursağımda padişah ve halife hazretlerinin lokması var diyen zihniyete, Mustafa Kemal bir ulusun istiklalalinin ve egemenliğinin ne demek olduğunu, tüm çabalarına rağmen anlatamaz."
Arkadaşları ile ilerdeki yıllarda yollarının ayrılmış olmasına Mustafa Kemal üzülmez mi? Üzülür. Hem de çok üzülür. Bu üzüntüyü içinde her zaman taşımıştır. Ne var ki, ulusunun bağımsızlığı ve bu bağımsızlığın kayıtsız şartsız ulusunun elinde bulunması , O'nun ilkesidir. Ne pahasına olursa olsun bu ilke gerçekleşecektir. Tüm engeller ortadan kaldırılacaktır. Bu engeller arasında çocukluk çağlarına kadar taşan arkadaşlıklar olsa bile. Bununla beraber, Mustafa Kemal'le yolları bir noktada ayrılan bu insanlarda birer vatan severdi. Olarda vatanları için canlarını vermeye hazırdılar. Vatanın bugünkü sınırlarının çizilmesinde şüphesiz onlarında katkıları vardı.
İngiliz Albay Rawlinson'dan çok kısa bir zaman sonra 20 Eylül 1919 günü bu defa Amerikalı general Harbord, Mustafa Kemal'i Sivas'ta ziyarete gelir.
General Mustafa Kemal'e sorar:
-Ulus düşünülebilen her türlü girişim ve özveride bulunduktan sonra başarı elde edemezse ne yapacaksınız?
Mustafa Kemal bu suale şu cevabı verir.
"BİR ULUS VARLIĞINI VE BAĞIMSIZLIĞINI KORUMAK İÇİN DÜSÜNUÜLEBİLEN
GİRİŞİM VE ÖZVERİYİ YAPTIKTAN SONRA BAŞARIR. YA BAŞARAMAZSA DEMEK O
ULUSU ÖLMÜŞ SAYMAK DEMEKTİR. ÖYLE İSE ULUS YAŞADIKÇA VE ÖZVERİLİ
GİRİŞİMLERİNİ SÜRDÜRDÜKÇE BAŞARISIZLIK SÖZ KONUSU OLAMAZ."
Amasya kararını alıp, Erzurum ve Sivas kongrelerini toplayan Mustafa Kemal 18 Aralık 1919 karlı vesoğuk bir kış günü Sivas'tan Ankara'ya gitmek üzere yola çıkar. Ellerindeki 2 lira ancak yol için, yumurta ve peynir almaya yetecek kadardır.
Mustafa Kemal'in ve arkadaşlarının yola çıkarken ceplerinde paraları yoktur. Ama yüreklerinde yanan bağımsızlık ve hürriyetin ateşi vardır. Bu ateş ki onları salimen Ankara'ya getirir. Mustafa Kemal ve yanındakiler 27 Aralık 1919 günü Ankara'da görülmemiş bir coşku ile karşılandılar. Günlerden cumartesidir. Hemen her taraf kar altındadır. M. Kemal Ankara'nın Dikmen sıtlarında görüldüğü zaman arkadaşları Hüseyin Rauf (Orbay), Mazhar Müfit (Kansu), Süreyya (Yiğit), Cevat Abbas, Hüsrev (Gerede), Refik (Saydam), Hakkı (Behıç) beyler olduğu halde, Dikmen sıtarında Yıldırım ve Timurun kozlarını paylaştıkları ankara ovasına, o çilekeş ve yorgun otomobili ile iniyordu. Mustafa Kemel gelişinden birkaç gün sonra öğretmen okulunda Ankaralı'lara bir söylev verir. Özetle Amasya kararlarını, Erzurum ve Sivas kongrelerini anlatır. Burada TBMM'nin açılışından önce kısaca Meclis-i Mebusanın açılışına ve Misak-ı Milli'ye değinelim. II.Meşrutiyetin Mebusan Meclisi 14 Aralık 1908 tarihinde İstanbul'da adliye sarayında toplanmıstı. Ne var ki bir süre sonra 1909'da 31 Mart isyanının çıkması, padişah Abdülhamit'in tahttan indirilerek yerine Mehmet Reşat'ın getirilmesi ile sonuçlandı.
2. Meşrutiyetin Mebusan Meclis'i basına serbesti tanımış, fikir hürriyeti sağlamıştı. Padişah kalıyordu fakat selahiyetleri sınırlaınıyord, kanunları Meclis-i Mebusan yapıyordu. Ancak devlet giderek ittihatçıların etkisinde kaldı. 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı'na girildi. Ama Almanların yanında Osmanlı İmparatorluğunun da mağlup sayılması Meclis-i Mebusanın verimli çalışmasına imkan vermedi. Ali Rıza Paşa Kabinesi, Sivas Kongresi sonunda Mustafa Kemal'in ve Anadolu'nun ısrarı ile yapılan seçimler neticesi 12 Ocak 1920 günü Mustafa Kemal'in Ankara'da açılamasını istediği Osmanlı Meclisi-i Mebusanını İstanbul'da topladı. Ve bu Meclis Misak-ı Milli'yi 28 Ocak 1920 (x) günü kabul etti. Ancak 16 Mart 1920 tarihnde son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı fesh edildi. Bir kısım mebuslar Malta'ya sürüldü. Kaçabilenler de Anadolu'ya geçtiler.
İşte hemen sonra da Ankara'da 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM açıldı. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ Mustafa Kemal, Ankara'da Büyük Millet Meclis'nin kuruluş ve açılışını 'Nutuk'ta şu şekilde özetliyordu:
'........Nisanın 23.Cuma günü TBMM açılarak çalışmaya başlayacağından o günden sonra bütün sivil ve askeri makamların ve bütün ulusların başvuracağı en yüce kat, adı geçen meclis olacaktır. Bilgilerinize sunulur.'
23 Nisan 1920 güneşli ve bahar kadar güzel bir Cuma günüdür. Meclis öğleden sonra dualar ve tebriklerle açılır. Mebusların oturacağı sıralar çevredeki okullardan alınan mektep sıralarıdır. Meclisi aydınlatan iki asma lamba ise mahalle kahvelerinden birinden alınmıştır.
ANCAK BU İLK MECLİSİ OLUŞTURAN 115 VATANPERVER MEBUSUN İÇİNDEKİ IŞIK
YALNIZ O GÜN TOPLANDIKLARI BİNASI DEĞİL, BÜTÜN BİR VATANI AYDINLATACAKTIR.
Sinop mebusu Şerif beyin açış konuşmasından sonra, ertesi gün toplanmak ve meclis başkanını seçmek üzere toplantı bitti. 24 Nisan 1920 günü meclisin ikinci toplantısında Mustafa Kemal PAŞA büyük bir coşku ve heyacan içinde T.B.M.M Başkanlığına seçilir. Artık Türklerin bir meclisi ve bu yüce meclisin M. Kemal Paşa isminde bir başkanı vardır. M. Kemal Paşa "Şiddetli alkışlar" ve "yaşa, var ol" sesleri arasında yavaş yavaş kürsüye gelir ve T.B.M.M.'deki ilk söylevini verir.
|